Yıllar evvel dillerden düşmeyen “Kâbe’de Hacılar Hu Der Allah” ilahisi…
Ve yıllar sonra onu kapı kapı dolaşarak, sokak sokak okuyarak yeniden yorumlayan Samsunlu Celal Karatüre ile arkadaşları…
Başta çoğumuz bunun, sosyal medyada birkaç hafta sürecek bir “trend” olduğunu düşündük. Kulaklara hoş gelen, nostaljiyle beslenen, Ramazan ayının manevî iklimiyle ivme kazanan bir akım… Fakat bu kez olan biten yalnızca ekranla sınırlı kalmadı. İlahi; algoritmaların ötesine geçerek okullara, evlere, caddelere, hatta politik söylemlere kadar uzandı.
Sanırım bir “kırılmaya” şahitlik ediyoruz.
Dev Prodüksiyonlara Karşı Bir Mikrofon
Bugün milyar liralık kültür-sanat yatırımlarının, dev prodüksiyonların, küresel fonların ve yaşam biçimi dayatmalarının gençleri kuşattığı bir çağdayız. Trendler yukarıdan belirleniyor; moda, müzik ve gündem çoğu zaman merkezden çevreye doğru akıyor.
Fakat bu defa tersine bir akış var.
Bir insanın elinde mikrofon, dilinde bir ilahiyle bu kadar karşılık bulması; sıradan bir gelişme değil. Elbette sanal etkileşim düşecek, izlenme grafikleri bir noktada normalleşecek. Ancak burada ortaya çıkan şey, “anlık bir ilgi”nin ötesinde.
Bu ilgi; kültürel kodlarımızın henüz çözülmediğine, mayanın bozulmadığına işaret ediyor.
Maya Tutmuşsa, Zamanı Gelince Kabartır
Moda değişir. Müzik listeleri yenilenir. Algoritmalar insanlara neyi dinleyeceklerini, neyi konuşacaklarını fısıldar. Fakat özde var olan, vakti geldiğinde kendini yeniden üretir.
Ramazan ayıyla yoğrulan bu yoğun ilgi de biraz bunun göstergesi. İnsanlar pahalı olanı değil, sahici olanı arıyor. Gösterişli olanı değil, kalbe değeni istiyor. Basit, samimi ve doğrudan kalbe yürüyen bir yolun her çağda mümkün olduğunu yeniden hatırlıyoruz.
Bu ilahi; yalnızca kültür sermayesinin dev bütçelerini gölgede bırakmadı. Aynı zamanda onların fenomenlerini de dönüştürdü. O sözleri, belki dün mesafeli duranlara bile söyletti. Bu, görünenden daha büyük bir kırılmadır.
Tahkir ve Panik
Elbette birileri küçümsedi. Tahkir etti. Alaya aldı. Çünkü her hegemonya, ilk kez savunmaya geçtiğinde refleks olarak “nefret” üretir.
Fakat gözden kaçırılan bir gerçek var: Bu kez zemin hareketli.
Memleketin trendlerini belirleyenler, yukarıdan aşağı bir yönlendirmeyle değil; aşağıdan yukarı bir dalgayla karşı karşıya. Bir ilahiyle başlayan yönelim, yalnızca kültürel alanı değil; siyaseti de, devleti de kuşatabilecek bir sosyolojik işarete dönüşüyor. İktidarla sınırlı kalmayacak bir basınç bu. Muhalefete de yön verecek bir toplumsal nabız söz konusu.
Bu yüzden panik var.
Çünkü karşılarında para ve prodüksiyon değil; Batı’dan dünyaya yayılan kötülükleri gördükçe Allah’ın ipine sarılan bir toplum var.
İlahi Bir Kırılma mı?
Görünen o ki kültürel hegemonya ilk kez bu denli açık bir savunma pozisyonunda. Bu bir son mu, yoksa yeni bir başlangıç mı bilinmez. Ancak şurası açık: Toplumun derinlerinde saklı duran manevî damar, uygun zemini bulduğunda yeniden yüzeye çıkıyor.
Belki de mesele sadece bir ilahi değildir.
Belki de mesele; kim olduğumuzu, neye ait olduğumuzu ve neyin bizi gerçekten bir arada tuttuğunu yeniden hatırlamaktır.
Sizce de “ilahi” bir kırılma yaşamıyor muyuz?
Yorumlar
Kalan Karakter: