Afyon’a yaklaşırken sizi ilk olarak o görkemli yapı; Afyon kalesi karşılar. Ovada tek başına, devasa bir görkemle göğe kadar yükselir. Uzaktan sadece dev bir kaya parçası gibi görünse de yaklaştıkça bu yapının tesadüf olmadığını anlarsınız. Afyon Kalesi, sadece inşa edilmiş bir yapı değildir. O, geçmiş ve gelecek nesillerin mirasıdır. Tarih kitaplarının tozlu sayfalarını araladığımızda karşımıza çıkan gerçek, varsayımlardan çok daha görkemlidir. Kalenin temelleri, sanılanın aksine sadece Friglere değil, MÖ 1350’li yıllarda Hitit İmparatoru II. Murşili’ye kadar uzanır. Hititlerin savunma dehası, Friglerin inancıyla birleşmiş; bu volkanik kütle sarsılmaz bir kale-kente dönüşmüştür. Bu kaya, doğanın bir lütfu olduğu kadar, insan zekasının ve emeğinin güçlü bir göstergesidir.
Afyon Kalesi, bozkırın ortasında bir gözetleme kulesi değil, Anadolu’nun “şah damarıdır”. Roma’dan Bizans’a, Selçuklu’dan Osmanlı’ya kadar her medeniyetin bu kapıya kilit vurmak istemesi tesadüf değildir. Bir yapı, ancak vazgeçilmez olduğunda üç bin yıl boyunca el üstünde tutulur. Burası, stratejinin taşa kazınmış halidir.
Bu kaleyi özel kılan asıl gerçek ise şudur: Afyon Kalesi hiçbir zaman kaba kuvvetle, doğrudan bir saldırıyla düşmemiştir. 226 metrelik o dik yamaçlar, kuşatan ordular için sadece bir duvar değil, psikolojik bir yıkımdır. Tarihî kayıtlarda kalenin ya bir ihanetle kapılarını açtığı ya da açlıktan teslim olduğu yazılıdır. “Yenilmez” sıfatı bu kale için bir abartma değil, askeri bir tescildir. Zirvedeki dört devasa sarnıç, bu inadın kanıtıdır; kale, kuşatmacılarına tepeden bakarken kendi suyunu kendi içinde saklayarak aylarca direnmiştir.
Ancak burası sadece barut ve kılıç kokmaz. Frigler için bu zirve, Ana Tanrıça Kybele’nin göğe en yakın evidir. Kayanın bağrına oyulan sunaklar, kaleyi bir askeri karargâhtan çıkarıp devasa bir tapınağa dönüştürür. Taşın inançla yoğrulduğu, duaların rüzgâra karıştığı bir makamdır burası. Selçuklu Sultanı Alâaddin Keykubat’ın onarımıyla eklenen mescit ise bu kadim kutsallığa vurulan son mühürdür.
Kalenin rüzgârı bile farklı eser. Kayalıkların arasındaki boşluklardan geçen hava, derinden gelen bir uğultuyla şehirde duyulur. Halk buna “kalenin konuşması” der. Şimdi o 700 basamağı tırmandığınızı hayal edin. Her adımda modern dünyanın gürültüsü aşağıda kalır, zamanın o ağır ve vakur kokusu burnunuza dolar. Zirveye ulaştığınızda, rüzgâr yüzünüze sadece soğuğu değil, 3300 yıllık bir hafızayı çarpar. Orada durup Afyon Ovası’na baktığınızda, altınızdaki kayanın sadece taş olmadığını anlarsınız; o, Hitit’ten Cumhuriyet’e kadar uzanan bir “namus nöbetidir”. Şehirler değişir, imparatorluklar yıkılır, nesiller geçer; ama Karahisar, gökyüzüne asılı o muazzam sessizliğiyle yerinde durur. Oraya bakmak, sadece bir kaleye bakmak değildir; Anadolu’nun asla eğilmeyecek olan başıyla göz göze gelmektir. Karahisar, bu toprakların hem bekçisi hem de en hüzünlü, en gururlu hikâyesidir.
Yorumlar 1
Kalan Karakter: